Fatma Zehra Üveysin Neslihan Tamer ve Avanelerinin Hakaret ve İthamlarına Cevabıdır

Üveys zikri yani Veysel karane zikri zaten bu güne kadar varolan tüm tarikatların sultanlarının geçtiği zikirdir. Bizler de en başından beri bunu hep söyleriz. Allahı andığımız zikirde, benim senin sözkonusu olamaz zaten. Allah da zikride hepimizin. Üveyslere yaşatılan lütuflar göz boyamak üzere değil kalbi selim olarak Rabbini zikreden her kuluna , O sonsuz rahmeti ve merhametiyle verdiği güzelliklerdir. Zaten bu güzellikleri yaşayanlar bu yolda devam ettiğinde ,Rabbimin verdiklerini değil , doğrudan kendisini arzularlar. Kişi lütuf için gelmişse zaten kalbini en iyi Rabbim bileceği için bişey bulamadan geri dönecektir. Süfli varlıklrar Rabbini dosdoğru anan kuluna yaklaşamazlar.
Eskide var olan tarikatları hepsi haktı. Muharrem hocamız onları her zaman baş tacı eder. Bu devirde tarikat olmadığı hakikat devri olduğu zaten o koca sultanlar tarafından da belirtilmiş zamanında.
Şeyh Necmeddin-i Kübra (r.h.) der ki: “Şeyh diye adlandırılan
ve tarikat yolunda yürüyoruz diye iddia edenler, 70 ma-
kamdan geçip gönül âlemlerini açıp, gayba erenler, şeyhler ve
bunların ruhlarından icazet alırlar ve tarikatta (uygulamada)
doğru olursa, şeyhlik makamına oturmaları uygundur.”
Hace Ahmet Yesevi buyuruyor: “Hakikatle yürüyorum deyip
iddia edenler; 70 makamı geçmeden 70.000 perdeyi açmadan
ve Hazreti Peygamber (s.a.v.) ’in gördüklerini görmeden
bir kimse “Ben Hakk’a ulaşıyorum.” diye iddiada bulunsa iddiası
yalan; kendisi yalancı ve Allah’a düşman olur.”
Devam ediyor: “Ahir zamanda bizden sonra öyle şeyhler
zuhur edecek ki; şeytan onlardan ders alacak ve onlar şeytanın
işini yapacaklar. Halkla dost olup halk ne isterse onu yapacaklar.
Müridlerine yol gösterip onları Allah’a ulaştıramayacaklar.
Dış görünüşlerini süsleyip müridden daha çok “hırs”
sahibi olacaklar. Küfür ve imanı farklı görmeyecekler ve Âlimleri
sevmeyecekler. (Ama) mürid (öğrencisi) şeyhine bir şey
(dünyalık) vermezse, o şeyh zorla alacak. Eğer o aldığı nesneyi,
ihtiyacı olana veya yoksula vermezse ve kendine, ailesine harcarsa
it ölüsü yemiş gibi olur. Yedikleri ve aldıkları ile kıldığı
namaz, tuttuğu oruç Allah katında makbul olmaz ve yediği her
lokma için Cehennemde 3000 yıl azap görür. Bizden sonra böyle
bir bidatçıya kim Pir – Şeyh derse ve hizmet etse “Kâfir ve
Mel’un” olur. Vay o kişilere ki; böyle şeyhlere el uzatıp mürid
olurlar!”
Sözlerine de ayetle devam ediyor:
İbrahim Suresi -7. Ayet:
“Kendilerini azaba atarlar, şüphesiz azabım şiddetlidir.”
“Ey derviş! Şeyhlik davasında bulunan kimsenin 40 yıl bir
Mürşid-i Kâmilin hizmetinde bulunmuş, çile çekip nefsini öldürmüş,
icazetini (diplomasını ) almış olması gerekir. (Aksi takdirde)
onun mürid edinmesi ve “hediye” alması haram ve
batıldır. Şeriata aykırı iş yapan kişi “Dinden Çıkar”, tarikata
aykırı iş yapan merdud olur, reddedilir. Ve kim tevbe etmeden
dünyadan göçüp giderse cehennemde azap görür. Bundan Allah’a
sığınırız.”
1845 (Miladi) yılında Şam’da vefat eden Kuşadalı İbrahim
Halveti Hazretleri; manada bu günleri görmüş ve şöyle diyor:
“Artık tarikatlar kaldırılıp tekke ve zaviyeler kapatılmalıdır.
Herkes Allah ve Resulünü, Peygamberimiz Hazreti Muhammed
(s.a.v.) Efendimiz zamanındaki gibi kendi başlarına bulacak ve
yaşayacaklardır.”
*Ulvî olan ruh, bu karanlık cesetle birleşince yedi perde ile aslî hâlinden perdelenmiştir. Bu perdelerden her birine nefsin dereceleri veya makamları denir.
Tam yedi perdeli hâli “Nefs-i emmâre”dir. Bir perdenin kalkmasıyla “Levvâme”, iki perdenin kalkmasıyla “Mülhime”, üç perdenin kalkmasıyla “Mutmainne” gibi isimler alır. Daha sonra “Râziye”, “Mardiyye”, “Sâfiye” gibi dereceler gelir.
Birinci nefisten yedinci nefse doğru gelindikçe ve her perde kalktıkça; cismâniyet, zulmâniyet, kesafet azalırken, derece derece ruhâniyet, nûrâniyet ve letâfet artar, ruha mânevî âlemden ışıklar sızar. Tam perdeli hâlinde ise hiç ışık sızmaz. Perde
İşte kişinin kalbi de yedi kalın perde ile örtülüdür. Bütün perdelerin kalkması hâlinde ise tamamen nur kesilir. Bu makam, Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin makamıdır.
Altı derecenin ismi Kur’an-ı kerim’de açık olarak zikrediliyorsa da, “Nefs-i sâfiye” Âyet-i kerîme’lerin işaretlerinden anlaşılmaktadır.
Her nefsin bir âlemi, bir seyri, bir hâli, bir vâridi, bir yeri, bir müşâhedesi, bir ismi, bir nuru vardır.

1. Nefs-i Emmâre:
İnsanı zorla kötülüğe sürükleyen nefistir.
İnsânî ruh, hayvânî ruhun şehvânî arzularına boyun eğerek ona itaat eder, bütün hallerinde ona muvafakat edip hükmü altına girerse, onun bu hâline “Nefs-i emmâre” denir.
Nefs-i emmâre hâlindeki insanın kalbi, cisme âit nimetlerle şehvetlere dalar, hâlini değiştirir. Mevlâ’dan uzaklaşır. Daha önce âmir iken, memur durumuna düşer. Eğer kalp, bu mertebede uzun müddet beklerse, onun artık gayb âlemine yönelmeye gücü de kalmaz. Zira gayb ayna gibidir. Toz ve pastan arınmış oldukça, insan onda şekilleri net ve berrak olarak görür. Uzun zaman parlatılmazsa, pas onun cevherini büsbütün kaplar. Parlatmak da körlüğünü gidermez. Böylece aynalık özelliğini kaybetmiş olur.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“Şüphesiz ki her şeye cilâ verecek bir âlet vardır, kalbin cilâsı ise zikrullahtır.” (C. Sağir)
Kalp, gayb âlemine yönelerek mâsiyetlerden kaçarsa, zikirle-fikirle perdeler açılmaya gayret edilirse, pas ve bulanıklıklar tamamen silinir. Eşyanın hakikatlerine, ince mânâlara ve ilâhî tecellîlere istidat kazanmış olur. İndiği makamlara tekrar yükselir.
Nitekim Allah-u Teâlâ bir Hadîs-i kudsî’de:
“Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” buyurmuştur. (K. Hafâ: 2256)
Mümin kulun kalbine sığmaktan maksat, “Kalbine tecellî eder.” demektir. Yoksa “Allah kulların kalbine girer.” demek değildir.
Birinci makamda insânî ruh, şehvânî nefse yenilip kötülüğü emredici olduğundan emmâre adını almıştı.
Âyet-i kerime’de:
“Nefis olanca şiddetiyle kötülüğü emreder.” buyuruluyor. (Yusuf: 53)
“Ancak Rabbimin merhamet edip koruduğu hariç.” (Yusuf: 53)
Allah-u Teâlâ rahmet edip hidayetini eriştirdiği vakit, Rahmânî kuvvet nefsânî kuvvete galip gelir, onun emrini hükümsüz kılar ve gücünü kırar. Böylece nefis ilâhî emre uyar, kendi emrini terkeder, kötülükten uzak kalır.
“Şüphesiz ki Rabbim bağışlayandır, merhamet edendir.” (Yusuf: 53)
.
“En şiddetli düşmanın, iki yanın arasındaki nefsindir.” buyuruluyor. (Beyhakî)
2. Nefs-i Levvâme:
İnsânî ruh, emmâre iken işlediği günahlardan ve kötülüklerden pişmanlık duyar ve kendisini kınamaya başlarsa, onun bu hâline “Nefs-i levvâme” denir.
İkinci makama yükselen sâlikin artık kalbindeki yedi perdeden birisi kalkmıştır. İbâdetlerini yapar, yasaklardan kaçınmaya, emr-i ilâhi’yi yerine getirmeye çalışır. Buna rağmen yine günah işler, fakat hemen arkasından da pişman olup tevbe eder.
Bu gibi kimseler için de iyi vaadler vardır:
“Onlar ki günahın büyüklerinden ve hayâsızlıklardan kaçınırlar, yalnız bazı küçük kusurlar işleyebilirler. Şüphesiz ki Rabbinin mağfireti geniştir.” (Necm: 32)
“Onlardan kimi nefsine zulmedendir.” buyuruyor. (Fâtır: 32)
Nefs-i levvâme’de bulunan bir kimse takvâ ehlinden sayılır. Bu makamın en yüksek derecesi ihlâstır.
“Kendisini alabildiğine kınayan nefse yemin ederim ki!” buyuruyor. (Kıyâmet: 2)

3. Nefs-i Mülhime:
İbâdet, zikir ve riyâzetlerin artması, nefisle şiddetli bir mücâdeleye girişilmesi neticesinde kalp üzerindeki perdelerden birisi daha kalkarsa, nefsin üçüncü makamına çıkılmış olur ki, bu makama “Nefs-i mülhime” denir.
Allah-u Teâlâ’nın insânî ruha isyan ve itaatını vasıtasız olarak ilham etmesinden dolayı bu dereceye “Mülhime” ismi verilmiştir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Hidayeti kabul edenlere gelince, Allah onların hidayetini artırmış ve onlara takvâ yollarını ilham etmiştir.” (Muhammed: 17)
Ruh terakki edip kuvvet buldukça nefse hâkim olmak ister. Birçok mücâhede ve mücâdeleden sonra, bu mertebede nefis ıslah olmuştur. Artık vücutta hâkimiyet ruhun eline geçmiştir.
Müminle kâfir iki ordunun mütemadiyen birbirleriyle çarpıştıkları gibi, vücutta da aynı şekilde ruhun ve nefsin yeri vardır ve bunlar zaman zaman iki ordu gibi çarpışırlar.
“Her bir nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona isyanını ve itaatını ilham edene yemin ederim ki, nefsini temizleyen kurtulmuştur.” (Şems: 7-8-9)

4. Nefs-i Mutmainne:
Şirkten, şüpheden, isyan ve hatadan temizlenmiş, Mevlâ’nın hitâbıyla ıstıraplardan kurtulup huzura kavuşmuş nefis demektir. Kalp üzerindeki dördüncü perdenin kalkmasıyla, ruh mutmainne makamına yükselir.
Nitekim Allah-u Teâlâ bu dereceye yükselmiş nefse:
“Ey mutmainne olan nefs!” kelâmı ile hitap etmiştir. (Fecr: 27)

“Onları hidayete erdirecek ve hallerini düzeltecektir.” (Muhammed: 5)

5. Nefs-i Râziye:
Allah-u Teâlâ’nın bütün imtihan ve ibtilâlarına sadâkat göstermiş, gelmiş ve gelecek her şeye râzı olmuş, bütün gayret ve arzusu Mevlâ’nın hoşnutluğunu kazanmak olan nefsin haline “Nefs-i râziye” denir.
“Dön Rabbine! Sen O’ndan râzı, O senden râzı olarak.” (Fecr: 28)

6. Nefs-i Mardiyye:
Bu makama yükselen nefisten Hazret-i Allah râzı olduğu için “Nefs-i Mardiyye” adını almıştır. Râzı olunmuş nefis demektir.

7. Nefs-i Sâfiye:
Bu makamda nefis artık sâfileşmiş, süzülmüş, vücudun en kötü yeri iken en iyi yeri olmuş, yani taş iken elmas olmuştur.
“Her ilim sahibinin üstünde daha üstün bir bilen vardır.” buyuruluyor. (Yusuf: 76)

Allah-u Teâlâ nefsi ile cihad yapan kullarına yardımda bulunacağına dair Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Bizim uğrumuzda bizim için mücahede edenlere elbette yollarımızı gösteririz.
Şüphesiz ki Allah ihsan erbabı ile beraberdir.” (Ankebut: 69)
Bir Hadis-i kudsî’de şöyle buyuruluyor:
“Bana bir karış yaklaşan kimseye ben bir arşın yaklaşırım. Bana bir arşın yaklaşan kimseye ben bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene ben de koşarak gelirim.” (Buhârî – Müslim)

“Kim inanır, nefsini ıslah ederse, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” buyuruluyor. (En’am: 48)
“Nefsini tertemiz yapıp arındıran felah bulmuş, kurtulmuştur, onu kirletip örten kişi elbette ziyana uğramıştır.” buyuruluyor. (Şems: 9-10)
“Allah’ın hidayet edip doğru yola sevk ettiği kimse doğru yolu bulmuştur. Kimi de sapıtırsa, işte onlar mahvolanlardır.” (A’raf: 178)
“Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola hidayet ettikten sonra, kalplerimizi saptırıp döndürme.” (Âl-i imran: 8)
Bu yukardaki bilgiler ışığında bir insan eğer içinde varolan nefs denen mahlukatın cismen hangi sıfatta olduğunu görmemiş bilmemişse, zaten bu mertebelere ulaşabilme yoluna yakınında değil demektir.

*Havas ve ilmi ledün ile uğraşanların büyük bölümünün niyeti zaten Rabbini bulmak sevmek değildir. Maksat bir takım manevi güçler elde edeceklerini sanmalarıdır. Ve maalesef u sebeple çokça gafil bu tuzaklara düşmüş kendi elleriyle süfli varlıklara esir olmuşlardır. Allah u teala benim ilmimi yalnız dilediğime veririm der. Yani ilmi leduna bir yerden okuyarak ulaşılamaz. Ancak Rabbinden dileyebilirsin. O da nasibinde varsa dilerse verir. Süfli varlıkların , ONLARI KENDİLERİNE UŞAK ETMEK İSTEYEN İNSANLARA karşı kurdukları tuzaklar vardır elbette. Kişi niyetini yanlış tutmuşsa, bu tuzaklara düşmesi de gayet normaldir. Ve bunun için yapılan uygulamalar, okunan dualar da da zaten ya ayetlere kelimeler eklenmiş çıkarılmıştır, yada Süryanice gibi farklı dillerden oluşturulmuş okumalar yapılarak kendilerine musallat ederler o varlıkları.
Peki bu varlıklara aldatmak maksadıyla bile olsa insana yaşamadığı halleri yaşıyormuş gibi hissettirme iznini ve gücünü veren Allah, tamamen saf niyetle, kendisine yönelen, Fatihanın 4. Ayetine sarılan ve Yalnız Rabbine kulluk edip, Ondan yardım dileyen, kuran ve sünnetler dışındaki islama yerleştirilmiş tüm bidatlardan kendini arındıran , sadece Rabbini sevme ve bilme niyetinde olan kuluna, o süfli varlıkların asla erişemeyeceği lütuflar veremeyecek kadar aciz yada merhametsizmi. Saf niyetle Rabbine yönelen ve karşılığında rabbinin verdiği lütufları başka varlıklardan dır diye iftira atanlar , Allah ın kudretinin , rahmetinin, merhametinin büyüklüğünden tamamen bihaber gafillerdir.
Kalbi selim olarak saf niyetle sabah akşam , tövbe edip , salavat ile Resulünü ve sevgili kulları anan, tevhid ile rabbin kalesine sığınan, kuranı ve sünnetleri kendine tek rehber edinmiş bir kula hangi süfli varlık erişebilirki. Yanına yaklaşamazlar.
Cüneyd-i Bağdadî (k.s) der ki: “Allahu Teâlâ, kullarının kalbine, onların kendisine yakın olduğu ölçüde yakın olur; öyleyse kalbinin neye yakın olduğuna bak!”
“İyi bilin ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar korkmayacaklar,mahzun da olmayacaklar.” Yunus – 62
*[En üstün derece hakka’l-yakîn yani Cenâb-Hakk’ı gözle görür gibi tanıma ve müşahede etme de-|ecesidir. Bu makamda seçkin kullara dünyada birtakım nânevî parıltılar ve işaretler olur. Bu, müşahede nuru-ıun, arifin bütün varlığına sirayet etmesidir. Öyle ki, o nurdan arifin ruhu, kalbi, nefsi ve hatta kalıbı dahi payı-alır. Bu bahsedilen durum, vuslat (Hakk’a ulaşma) derecelerinin en yükseğidir.
Müminlerin emîri Hz. Ali’ye (r.a), “Ey müminlerin emî-ri, sen gördüğün rabbe mi ibadet ediyorsun, görmediğin Rabbe mi?” diye sorduklarında Hz. Ali (r.a), “Ben gördüğüm rabbime ibadet ediyorum, fakat bu görme başın görmesi değil kalbin görmesidir” demiştir.
Ca’fer es-Sâdık’a (r.a), “Yüce Allah’ı gördün mü?” diye sorulunca hazret, “Ben görmediğim rabbe ibadet etmem!” cevabını vermiştir. Kendisine, “O’nu nasıl gördün; halbuki, gözler O’na ulaşamaz” diye sorduklarında ise şu cevabı vermiştir: “O’nu gözler baş gözü ile göremez, fakat imanın hakikatine ulaşarak kalpler O’nu görür. O, zahirdeki duyu organları ile bilinmez, insanlar ile kıyas edilmez.”
Arifler, yüce rablerini dünyada yakîn ve basîret gözüyle görürler (tecellilerini müşahede ederler); âhirette ise baş gözüyle görürler.] ( ihya-i Ulumiddin 4. Bölüm)
**Veçhini ayân gördük bu hayrete erince. NİYAZİ MISRİ HZ

İman sahibi o kimsedir ki, bir kişiye baktığı zaman baş gözünü kullanır. İç âlemine de kalbi ile bakar ve Mevlâ’yı sır gözü ile görür.
19.meclis)ABDULKADİR GEYLANİ HZ
*Mevlana hz.nin oğlu Sultan Veled
S.104…Veli de gözünü açtığı vakitte daima Tanrı’yı temaşa eder(izler,seyreder)
S.84.Vilâyet ve fakr ise, bunların hepsinden başkadır. Hakikatte vâsıl olmuş olan kâmil velilerin vilâyeti, Tanrı’nın Cemâlini görmektir. Kim bunu göremezse, artık geri kalan şeyler, onun nazarında bir hiçtir, oyuncak kabilindendir. Bu makama vâsıl olan velinin alâmeti, budur.

Hz Ömer r.a.sunlari buyuruyor insaallah: Benim kalbim Rabbimi görmüştür.” (Marifetname-s.905)

Nefisler âleminde, Mevla’yı temaşa kılasın ve kendi ruhunu, vücudunun ikliminin sultanı bilip, kadr ve kıymetine vâkıf olup, nefsi tanıma mertebesini bulasın; kendi âleminde sultan olasın. Bundan sonra üçüncü kitaptan kalblerin evirip çeviricisi Allah’ın acaip ilhamlarını, garip tasarruflarını, zat ve sıfatının kalblere yakınlığı, en büyük âlem olan gönülde kesin bilgiyle bilip, masivadan (Allah’dan başkalarından) âzat olup, her şeyi unutup, her şeyi çekip çevirici bir onu buldukta; vahdet, âlemine erip, o tek ve yegâne Allah’ın birliğini basiretinle katiyetle görüp, Allah’ı tanıma devletine eresin.( marifetname (1170 H./1756 M.)

ahmed yesevi hz.leri Hakk yoluna irenler Hakk didarın görmüşler demiş

***abdülkadir geylani risaletün gavsiyede Allahı gördüğünü ve konuştuğunu açık açık yazmış.

Ağlar idim seher vaktinde nida geldi
“Cemalimi göstereyim.”deyip vaad eyledi
Aklımı alıp, şaşkın kılıp aşkını saldı
Lamekân’da Hakk’tan dersler aldım ben işte.
(Ahmet Yesevi Hz)

Allah u Teala esmalarını varlığa dökmeyi diledi. Ve insanda varlığa döktü. Her birimiz Onun sıfatlarının varlığa dökülmüş halleriyiz ancak tecelli etmesi için bizde emanet olan zerresinin yüceltilmesi gerekir. İşte nefs nurani nefse dönüştüğünde görülen cemali , aslında içimizde varolan sıfatının aynadaki yansımasıdır. Bizdeki sıfatının tecellisidir görülen. Bu konuyu Muhyiddin İbni Arabi hz Fususul Hikemde şu şekilde açıklar:
Zat’tan gelen bağış ve hediyeler ancak ilahi tecelli yoluyla gelir ve Zatî tecelli, ancak kendisine tecelli olunanın istidadı suretinde olur, bunun dışında Zatî tecellinin olması sözkonusu değildir. Kendisine tecelli olunan kişi, Hakk’ın aynasında kendi suretinden başkasını görmez; ve Hakk’ı görmez. Ve kendi suretini ancak Hakk’ın aynasında gördüğünü bilse bile, tıpkı zahirdeki ayna için sözkonusu olduğu gibi, O’nu görmesi mümkün değildir. Aynaya baktığında, ve onda suretleri gördüğünde, kendi suretini ve başka suretleri onun vasıtasıyla gördüğünü bilsen bile, aynanın kendisini göremezsin. İmdi, Allahu Teala bu durumu, kendi Zatî tecellisi için bir misal olarak sundu, öyle ki kendisine tecelli olunan O’nu bilsin diye. Ve görüm [rü’yet] ve tecelliye bundan daha yakın olabilecek bir misal yoktur. Aynada kendine baktığında, aynanın kendisini görmeye çalış, hiç kuşkusuz onu hiçbir zaman göremezsin. Bu “aynadaki suret” misalini anlayan bazı kimseler, görülen suretin, görenin gözüyle ayna arasında olduğunu düşündüler. Bu onların ilim olarak varabildikleri şeyin son noktasıdır. Ve iş, bizim söylediğimiz gibidir ve biz bunu Fütühat-ı Mekkiye’de açıklamıştık. Ve sen bunu deneyimlediğinde, yaratılmış olan için daha bir üstü olmayan amacı deneyimlemiş olursun. Böyle olduğundan dolayı, bu derecelerden daha yükseğine ilerlemeye tamah etme ve kendini yorma! Bundan ötesi hiç bir zaman olmuş değildir ve bundan sonrası katıksız yokluktur. İmdi, O, nefsini görebilmen için sana bir aynadır; ve sen de – hiçbir şekilde O’nun kendisinden başka bir şey olmayan– İsimlerinin hükümlerinin zuhurunu müşahedesinde O’na bir aynasın. Ve böylece, iş karışık ve içinden çıkılmaz hale gelir. İçimizden bazıları, bu konudaki bilgisizliklerini kabullenerek, “İdrakı idrak etme konusundaki acz, idrakın kendisidir” dediler. Ve aramızda bilenler ve böyle söylemeyenler vardır; ve bu, sözün en iyisidir. Bilgi, bu kimselere acz değil, sessizliği vermiştir. Ve bu, Allah’a ilişkin en yüce bilgidir ve bu bilgi ancak Hatem-i Enbiya ve Hatem-i Evliya için sözkonusudur.

Allah u Teala kendisine yönelen, bilmek ve sevmek isteyen kuluna her zaman istediğini verir. Kulum bana bir adım gelirse ben ona on adım gelirim der. O halde dünyayı değil Rabbini dileyen kuluna neden sırt çevirsin. Bizim Rabbimiz merhameti, rahmeti sonsuzdur. Bilinmek ve sevilmek istediği için yarattı bizleri. O halde tamamen bu niyetle Ona koşan kulunu elbette yüceltecek, tevhid kalesine sığınan kulunu koruması altına alacak ve yakinine ulaştıracaktır.

Enam-104 “Gerçekten Rabbinizden size birçok deliller geldi, artık kim gözünü açara, onları görürse kendi lehine, kim de körlük ederse, kendi aleyhinedir. Ve o durumda ben sizin bekçiniz değilim.”

Yunus-43 “43-İçlerinden sana bakanlar da var; ama basiretleri de yokken sen mi hidayet edeceksin?”
Yusuf-108 “ De ki: “İşte benim yolum budur; basiret üzere Allah’a davet ederim, ben ve bana uyanlar; Allah’ı tenzih ederim ve ben ortak koşanlardan değilim.”
Kaf -8 “ Bunlar , Hakka yönelen her kula gönül gözünü açmak ve ona ibret vermek içindir.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir